Stratejist kimdir?

 

Stratejist bir taşla iki kuş vuran kişi değildir. Stratejist; havaya bir taş atıldığında taşı kendisi atmış olsun ya da olmasın taş yere düşmeden önce taşın önüne mümkün olan en çok sayıda kuşu koyabilen kişidir.    İzzet Kılıınç

Reklamlar

Stratejik Liderlik Ne Değildir?

Liderlik, çok sayıda akademik disiplin alanının ilgi alanına giren bir konudur. İşletme yönetiminden psikiyatriye kadar geniş bir alanda araştırmacılar, liderliğin farklı yönlerini ele alarak konu üzerinde çalışmalar yapmaktadırlar. Sonuçta da karşımıza, dikkate değer bir “liderlik külliyatı” çıkmaktadır. Aslında bu durum doğaldır çünkü liderlik, toplumda hemen herkesi ilgilendiren bir konudur. Lakin hal böyle olunca, liderlik sömürülen bir konu haline de dönüşmektedir. Kavramlardaki ve sınıflamalardaki benzerlikler üzerinden hareket edip, konuya akademik olarak yaklaşmayan kişiler, işin içine ticari kazanç kaygılarını da dâhil ederek, liderlik ve ilgili diğer kavramları hoyratça kullanmaktadırlar.

Öyle ki, erken kalkanın yeni bir liderlik tanımlaması, yaklaşımı, tarzı, eğitim programı vs., ileri sürdüğü bir dönemi hep birlikte yaşamaktayız. Bazı danışmanlık şirketlerinin ya da eğitim kurumlarının (ne yazık ki üniversiteler da dâhil), verdiğini/vereceğini iddia ettiği liderlik eğitimlerinin içerikleri incelenince, durumun ne kadar vahim olduğu daha da iyi anlaşılmaktadır. Tüm bu hengâme içinde akademik çalışmalar ile ortaya konulan bazı liderlik kavramlarının da içlerinin boşaltılarak, aslında olduğundan farklı gösterilmeye çalışıldıklarına da şahitlik etmekteyiz.

Bu kavramlardan birisi ve belki de en fazla istismar edileni de, içinde yaşadığımız belirsiz ve karmaşık çevre şartları ile stratejik yönetim süreçleri dikkate alınarak değerlendirilmesi gereken stratejik liderlik kavramıdır. Stratejik liderlik kavramıyla, liderliğin örgütlerde üst yönetim takımları tarafından yapılan bir iş olduğu ve ortak akılla hareket edilmesi gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Ayrıca stratejik liderlikle; örgütün stratejik yönünün belirlenmesi, örgütün temel yeteneklerinin ortaya çıkarılması, örgütteki insan sermayesinin geliştirilmesi, yeni teknolojilerin örgütte etkin biçimde kullanılmasının sağlanması, sürdürülebilir etkin bir örgüt kültürünün oluşturulması, etik değerlerin örgüt kültürüne yerleştirilmesi ve örgütte etkin bir kontrol sisteminin kurulması gibi işlevlerin yerine getirilmesi gerekmektedir.

Lakin ortada dolaşan stratejik liderlik tanımlarının ya da içeriklerinin birçoğunun, yukarıda belirtilen ve akademik araştırmalar ile ortaya konulan sonuçlarla örtüşmediğini görmekteyiz. Hatta liderlik tanımlarının önüne yalnızca “stratejik” kelimesini ekleyerek stratejik liderliğin açıklanabileceğini düşünen yazar/kişi ya da kurumlar/örgütler var. Benzeri açıklamaları gördüğümde, öğrencilerime “lütfen bu açıklamadaki stratejik kelimesinin üstünü kapatıp, geriye kalan açıklama ile genel kabul görmüş liderlik tanımları arasındaki farkları söyleyin” dediğimde, öğrencilerim olayın vahametini çok daha iyi kavrıyorlar.

Stratejik liderlik, yönetim ve örgüt alanındaki moda kavramlardan birisi değildir. Örgüt yönetimi açısından ortaya çıkış ve gelişimi Batılı araştırmacılar aracılığı ile olsa da kavramın temelleri, Türk-İslam yönetim kültüründe önemli yeri olan “şûra”* ve “meşveret”* kavramlarına da dayanmaktadır. Bu hali ile köklerini kendi kültür köklerimizde bulabileceğimiz ve bu günümüz ile geleceğimize etki edebilecek bir liderlik anlayışına, “popüler bir ürün” muamelesi yapmak yerine, onu kültürel gerçeklerimiz ile uyumlaştırıp kullanmalıyız.

————————————————————————–

*Şûra: Bir alanla ilgili olarak oluşturulan danışma kurulu.

*Meşveret: İki veya daha fazla kişinin birbiriyle fikir alışverişinde bulunması.

“Boş boş felsefe mi yapacağız”? (II)

Üzerinde biraz düşününce bu durumun sorumlusunun başlığa taşıdığım sözleri sarf eden öğrencim ya da benzer düşünceye sahip diğer öğrencilerim olmadığına karar verdim. Aslında dün için sorumlular benim hocalarımdı, bugün ise zamanın ve mekânın emanetçisi olan bizleriz (hocalarız). Belki de top yekûn akademinin kendisidir! Ne düşünmeyi öğretebildik öğrencilerimize/kendimize ne de öğrenmeyi! Hikmetin ise adını bile an(a)madık.

Kendi bilim alanımızda bırakın felsefeyi, yakın geçmişe kadar bilim felsefesi, araştırma yöntemleri vb. derslerini bile layığı ile almadık/alamadık/vermedik/veremedik. Bunun yerine özellikle batıda geliştirilmiş modelleri ya da araçları bilim üretme adına tercüme ettik, uyarladık, tekrarladık, öğrettik. Şairin dediği üzere bu alanda da kıramadık batının kabuğunu, öze ulaşamadık. Hal böyle olunca öğrencilerimiz bilim felsefesini bile “boş” bir iş olarak algılamaya başladı ve bizler başlıktaki ya da benzeri sorularla muhatap olmaya başladık. Burada bir kabahat varsa o kabahati işleyenlerin belki de en masumları öğrencilerimiz.

Peki, bu sorularla muhatap olmamak için ne yapmalıyız? Yine şairin dediği gibi topyekûn “düşünmeyi düşünmekten” başlayarak işe başlamalıyız.

“Boş boş felsefe mi yapacağız”? (I)

Geçen dönem açtığım doktora dersine genel bilgilendirmelerden sonra  “epistemoloji” ve “mantık” kavramlarını açıklayarak başladım. İlk iki hafta bu kavramlar ile ilgili sunumlar yaptıktan sonra epistemoloji ve mantığın dersimiz ile neden ve nasıl ilişkilendirileceğini anlattım. Üçüncü haftanın ilk ders saatinde bir öğrencim Clayton Chiristensen’in “Yıkıcı İnovasyon” kavramı üzerine epistemolojik bir analiz yaptı. Bu analiz üzerine gruptaki diğer öğrencilerle birlikte değerlendirme (eleştiri) yaparken, başka bir öğrencim nahoş bir tavırla “Hocam burada boş boş felsefe mi yapacağız?” dedi. Doktora düzeyinde ders alabilen bir öğrenciden beklemediğim bir davranıştı. Çok şaşırdım.

Sonrasında öğrencimin davranışının mı yoksa düşüncesinin mi daha sorunlu olduğuna karar vermeye çalışırken, e-postama düşen bir ileti tebessüm etmeme neden oldu. Yine aynı dersten başka bir öğrencim, kendilerine okuyup kritiğini yapmaları için vermiş olduğum Charles Handy’nin “Ruhun Arayışı Kapitalizmin Ötesi: Modern Dünyada Amaç Arayışı” adlı kitaptan aşağıdaki bölümü “en azından (bu öğrenci) daha kibar ifade etmiş” notu ile göndermişti.

“Benim işletme eğitimine ahlak felsefesinden bazı fikirleri katma girişimim uzun soluklu olmadı. Öğrenciler ve şirketleri hemen sonucu görecekleri bir şeyler istiyordu. Genellikle olduğu gibi faydacılık, felsefi olana baskın gelmişti. Daha sonra işletme okulunda olduğum sırada “MBA Öğrencileri İçin Etik” konulu seçmeli bir ders açtım, dersi çok az kişi aldı. Onlardan birinin açıkladığı gibi: “Dersinizi almayı çok isterim hocam, ama daha sonra, bir iş bulduktan sonra. O zamana kadar uluslararası finans sanırım daha önemli bir konu.”

Hakikaten iki olay arasında benzeşen hususlar var, lakin Charles Handy’nin öğrencisi meramını daha kibar bir üslup ile ifade etmiş. Hâlbuki daha kibar olan davranışı kendi öğrencimden beklerdim. Ne de olsa öğrencimin;

“Ehl-i diller arasında aradım, kıldım talep, / Her hüner makbul imiş; illâ edep illâ edep.

Gezdim Halep’i Şam’ı, eyledim ilmi talep / İlim gerideymiş; illâ edep illâ edep”

diyen Yunus Emre hazretleri gibi bir atası var ve kendisi ilim meclislerinin kapılarında “Edep ya Hu!” levhası asılan bir kültürün bekasıdır. Lakin meselenin bu kısmına bu aşamada odaklanmamın bir manası yok ve amacım öğrencimi mahcup etmek de değil!

Öğrencim bir daha derse gelmediği için bu konu üzerinde konuşamadık. Fakat bu konu zihnimi meşgul etmeye devam etti. Acaba öğrencim Handy’nin belirttiği gibi faydacılığı felsefeye mi tercih etmişti? Yoksa bu davranışın başka neden(ler)i mi vardı? Sonunda üzerinde durulması gereken asıl hususun bir doktora öğrencisinin felsefeyi bu şekilde dışlaması, ve belki de algılaması olduğuna kanaat getirdim. Meseleye yüzeysel açıdan bakıldığında bile, ortada bir sorun vardı. Şöyle ki; bugünkü hali ile doktora öğrenimi -dolayısı ile doktora derecesi- bize batı üniversitelerinden gelmiştir ve doktoranın karşılığı olarak batıda “Doctor of Philosophy” (PhD) kullanılmaktadır. Elbette doktora yapıyor olmak ya da doktora derecesini almış olmak filozof olmak anlamına gelmemektedir. Ayrıca bilimin nesnelliği ve felsefenin öznelliği de ortadadır. Lakin bu düzeydeki bir öğrenim sürecinin, felsefe ile ilgisiz olduğunu söylemek de felsefeye haksızlık olacaktır. Bu en azından yapılan iş ile çelişmek anlamına gelir. Çünkü bir tarafta doktora (Doctor of Philosophy) diploması almak isterken diğer taraftan da felsefeyi ciddiye almamak, etik açıdan sorgulanabilir bir durum ortaya çıkarır.

Olaya biraz derinlemesine bakıldığında ise sorun daha da büyümektedir çünkü doktora programının çıktısı olarak doktora adaylarından (en azından sosyal bilimlerde) çalıştıkları alan ile ilgili yeni bir fikir ya da mevcut fikirlere yeni bir bakış açısı (orijinal bir araştırma ve sonuçlarını kapsayacak şekilde) getirmeleri beklenmektedir. Bu da epistemoloji ve mantık ile hemhal olmayı beraberinde getirmelidir. Dolayısı ile doğrudan felsefenin içine girilmektedir. Ne de olsa, felsefenin temel alanları düşünüldüğünde ilk sıralanabilecekler; ontoloji, epistemoloji, aksiyoloji (etik ve estetik) ve mantıktır.

Buradaki sorun, belki de öğrencilerimizin ontolojiyi felsefenin bir alt alanı olarak görmek yerine felsefenin kendisi olarak görmesinden ve uzak durulması gerektiğini düşünmelerinden kaynaklanıyor olabilir! Aslında bu durum bile kendi başına ciddi bir sorundur. Evet, bizim kültürümüzün dini temelleri felsefenin ontoloji ile ilgili sorularına net cevaplar verdiği için felsefenin bu alanı ile uğraşmayı gerekli görmemektedir. Bununla birlikte Müslüman düşünürler tarafından felsefenin diğer alanlarına ciddi ilgi gösterilmiştir.  Örneğin, İslam dünyasının en önemli âlimlerinden olan İmam Gazali* hazretleri  “Mantık bilmeyenin ilminden şüphe ederim.” diyerek konuya verdiği önemi ortaya koymuştur. Benzer şekilde Bediüzzaman Said Nursi hazretleri Asa-yı Musa adlı eserinde felsefenin eleştirdiği kısmının “…hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlak ve kemalat-ı insaniyeye ve sanatın terakkiyatına…” hizmet eden kısmı olmadığını bu kısmın Kur’an ile barışık olduğunu ifade ederek belirgin bir ayrıma gitmektedir. Tam da bu noktada âlimlerimizin yaptığı üzre, felsefenin yararlanılabilecek alanlarını dikkate almadan felsefeyi bütün bütün dışlamamız, beraberinde bizleri bir doktora dersinde “…boş boş felsefe mi yapacağız?” sorusuna ulaştırmaktadır.

Sorunun kaynağı her ne olursa olsun, sonuç itibari ile “..boş boş felsefe mi yapacağız?” aşamasına geldiysek (düştüysek) beraberinde şu soru ile karşı karşıya kalacağız demektir: Felsefe dışlandığında nasıl yeni fikirler, nazariyeler (kuramlar) ve bu fikir ve nazariyeleri hayatımıza yansıtacak araçlar geliştirebiliriz?

(devam edeceğiz….)

———————————————————————————————————————-

*İmam Gazali, oryantalistlerin etkisi ile kültürümüzde felsefenin gelişmesini engelleyen kişilerden birisi olarak gösterilerek haksız şekilde itham edilmektedir. Ne yazık ki bu düşünce günümüzde temel eserleri okumadan hüküm verebilen insanlarımız tarafından da dillendirilmektedir. Oryantalizm ve oryantalistlerin amaçları üzerine yapacağınız okumalar konu hakkında doğru hükümler verebilmenize yardımcı olacaktır. Bu çerçevede Edward Said’in “Oryantalizm” adlı eserini okumanızı tavsiye ederim.

takipçilerinin kimler olduğunu söyle ne kadar başarılı bir lider olabileceğini söyleyeyim!

Liderlik literatürü incelendiğinde araştırmaların ve yayınların dikkat çekici düzeyde lidere odaklandığı görülmektedir. Başka bir ifadeyle nasıl lider olunur, kim lider olabilir, liderin özellikleri nelerdir, hangi liderler daha etkilidir vb. konular liderlik çalışmalarında ön plana çıkmaktadır. Hâlbuki liderlikte liderin kendisi kadar, liderin takipçileri ve yaşanılan zamana dair çevre unsurları da önemlidir. Özellikle liderin takipçilerinin nitelikleri en az liderin özellikleri kadar irdelenmesi gereken bir konudur.

Emevi halifeleri ile ilgili tarih kitaplarında yazılanlara göre çoğunluğunun liderlik tarzları ağır eleştirilere maruz kalacak kadar kötüdür.  Bir rivayete göre Emevi halifelerinden birisi bir gün her zaman geçtiği yoldan geçerken halktan bazıları bir anda arkalarına sakladıkları çapaları çıkartıp, toprağı kazmaya başlarlar. Bu durum halifenin dikkatini çeker ve insanlara ne yaptıklarını sorar. Onlar da Asr-ı Saadet’teki halifeleri aradıklarını söylerler. Yapılan davranışa içerleyen halife hızlıca oradan ayrılıp, aynı hızla geri döner. Döndüğünde onunda elinde bir çapa vardır ve diğerlerinin yanında o da toprağı kazmaya başlar. Bu sefer biraz önce toprağı kazan insanlar merak ederler ve halifenin ne yaptığını sorarlar. Halife “ben de asrısaadetteki ashabı arıyorum” der. Başka bir ifadeyle beğenmediğiniz liderliğimin nedeni biraz da sizsiniz demek istemiştir.  

Liderlik eğitimlerinde sıkça kullandığımız Fransız matematikçi Andre Weil tarafından söylenen ve Weil Kanunu olarak da bilinen bir söz vardır. Weil üniversitelere hangi elamanların alınması gerektiğini vurgulamak üzere söylediği bu sözünde “birinci sınıf insanlar birinci sınıf insanlarla çalışırlar, ikinci sınıf insanlar üçüncü sınıf insanlarla çalışır, üçüncü sınıf insanlar beşinci sınıf insanlarla çalışır” der. Bu sözden hareketle liderlerin takipçilerinin özelliklerinin nasıl olursa liderlerin daha başarılı olabileceğine yönelik bir tartışmaya geçeriz. Bahsi derslerimizde tartışmak için kısa kesip, Cervantes’e atfen söylenen (İspanyol atasözü de olabilir) “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” ifadesinden hareketle mevzubahis liderlik olduğunda “bana takipçilerinin kimler olduğunu söyle sana ne kadar başarılı bir lider olabileceğini söyleyeyim” diyebileceğimiz kadar takipçilerin niteliği liderliği etkilemektedir diyebiliriz.

Neden mi? Tarih boyunca öne çıkmış liderler üzerinden yapılacak okumalar liderlerin yakın çevrelerindeki takipçilerin nitelikleri ile bu liderlerin başarıları arasında ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu düşüncenin bilimsel yöntemlerle ortaya konulmasına ihtiyaç olduğunu lütfen unutmayın ve buyurun bu konuyu tartışalım. Ne de olsa Namık Kemal’in söylediği gibi “müsademi efkârdan barikai hakikat doğar”.

varsan varımdan, yoksan varıma: rekabet (!)

Bir tevatüre göre, Fatih Sultan Mehmet henüz II. Mehmet iken büyük âlim Akşemseddin hazretleri ile birlikte tebdili kıyafet ederek bir sabah Edirne çarşısına çıkar. Bir dükkândan alışveriş yapmak ister ve istediğini aldıktan sonra başka bir mal daha almak ister. Dükkân sahibi II. Mehmet’e bu malı satamayacağını, çünkü komşusunun siftah yapmadığını istenilen malın komşusundan alınabileceğini söyler. II. Mehmet ve Akşemseddin hazretleri tamam diyerek komşu dükkâna geçerler. Oradan istediklerini aldıktan sonra başka bir mal daha almak isterler fakat o dükkân sahibi de önceki gibi istenilen malı satmaz ve karşı komşusunun henüz siftah yapmadığını söyleyerek istenileni karşı dükkândan alabileceklerini söyler. II. Mehmet dükkândan çıktıktan sonra Akşemseddin hazretlerine dönüp halkımız içinde bu derece birlik varken İstanbul’u fethedebiliriz der ve fetih hazırlıklarına başlar.

 Özellikle rekabet konusunu anlattığımız batı kaynaklı bir fıkra vardır. Fıkraya göre iki ortak birlikte ormana giderek kamp kurarlar. Geceyi ormanda geçireceklerdir. Kamp ateşini yakıp, yemek yemeye başladıktan bir süre sonra kampa doğru bir ayının yaklaştığını görürler ve ikisi birlikte kaçmaya başlarlar. Bir süre sonra ortaklardan birisi durup, çantasını açar. Bunu gören diğer ortak kendisine ne yaptığını sorarak, durmaması gerektiğini ancak ayıdan daha hızlı koşarlarsa kurtulabileceklerini söyler. Ortağı ise spor ayakkabılarını giymek için durduğunu söyler ve “ayıdan hızlı koşmama gerek yok senden hızlı koşsam yeter” der.

 Bu fıkra her ne kadar batılı toplumlara atfen anlatılsa da bizlerin de benzer davranışlar göstermediğimizi söyleyebilir miyiz? Öyleyse rekabet anlayışının (rekabetin hayatımıza kattığı değerleri görmezden gelmeden)nasıl Fatih Sultan Mehmet dönemindeki varsan varım anlayışından, günümüzdeki yoksan varım anlayışına dönüştüğünü tartışmak zaruri hale gelmiştir.  Bu değişimi anlayabilmemiz için yalnızca günümüz iş dünyasının görünen işleyişinin ötesinde, Maslow’un ihtiyaçların sınıflandırılması düşüncesinden, iktisadın tanımına oradan da Darwin’in doğal seleksiyon anlayışını içine alacak bir yelpazede tartışmanın çerçevesini genişletmek gerekiyor. Bunun ötesinde bugün Porter’in bize varlığınızı sürdürmeniz için rakibinize göre daha ucuzunu ya da daha farklısını üretmelisiniz diyerek yol göstermesinin ötesinde rekabetin başka şeklinin mümkün olup olmadığını irdelemek gerekiyor. Belki de en önemlisi bu ölçüde küreselleşmiş bir iş dünyasında ayağa yere basan ve uygulanabilirliği mümkün rekabet anlayışları geliştirilip geliştirilemeyeceğini sorgulamak lazım. İnşAllah birlikte yapma imkanını bulabiliriz.

mankurtluktan Zümrüd’ü Anka’lığa giden yol: liderlik

Cengiz Aytmotov’un -çağdaş romancılığın önemli örneklerinden biri olarak gösterilen- “Gün Olur Asra Bedel” eseriyle güncelleşen mankurt, işkence yöntemiyle bilinci yok edilerek köleleştirilen kişilere verilen genel bir addır. Kişiyi mankurta dönüştürmek için öncelikle saçları kazınır. Sonrasında başına yeni kesilmiş deve derisi yaş olarak geçirilir. Elleri ve kolları bağlı olarak çöle bırakılır.  Deri kurudukça kişinin kafasına yapışır ve saçları uzamaya başlayınca da deve derisi nedeniyle uzayan saçlar yön değiştirip kafatasının içine oradan da beyne doğru yol alır. Bu durumda kişi tarifsiz acılar yaşayarak zaman içerisinde bilincini ve hafızasını kaybeder. Bu arada yalnızca kendisine su ve yiyecek veren kişiyi tanır ve onun kölesi haline gelir yani mankurt olur. Mankurt zaman içerisinde kendisine su ve yemek veren kişinin isteklerini düşünmeksizin yerine getirmeye başlar.

Ferîdüddîn-i Attâr’ın harika eserlerinden birisi olan Mantıku’t-Tayr’da (Kuşların Diliyle) -tasavvuf merkezinde- kargaşa içinde geleceklerinden endişe duyan kuşların kendilerini kurtaracak lider arayışları anlatılmaktadır. Kuşlar içine düştükleri zilletten kurtulmak için bir kurtarıcı beklerken Kaf Dağı’nın tepesinde bilge ağacının dallarında yaşadığına inandıkları Zümrüdü Anka’dan (Simurg) yardım istemeye karar verirler. Kuşlar bir araya gelerek yedi dipsiz vadiyi aşarak ulaşabilecekleri Kaf Dağı’na, Zümrüdü Anka’nın yanına gitmek için yola çıkarlar. Fakat bir süre sonra yorulanlar ve düşenler olur. En kötüsü de geri dönenler vardır. Örneğin bülbül güle olan aşkını hatırlayarak, papağan o güzel tüyleri yüzünden kafese kapatılmasına rağmen tüylerine zarar gelmemesi için kartal ise yükseklerdeki krallığını bırakmamak adına geri döner. Dipsiz vadilerden uçtukça kuşların sayısı azalır. Altıncı vadi olan şaşkınlık ile yedinci vadi olan yok oluş vadileri aşıldığında geride otuz kuş kalır. Sonuçta Zümrüdü Anka’nın yuvasını bulunca anlarlar ki Zümrüdü Anka otuz kuş demekmiş yani onların hepsi Zümrüdü Anka’ymış ve ayrıca her biri Zümrüdü Anka’ymış.

Yukarıdaki hikayelerin –kısaca- aktarılmasın amacı; günümüz insanının yaşadığı popüler kültür içersindeki konumunu ve bu konumdaki insanların arasından bazılarının nasıl lider olabileceğini mecaz (metafor) yoluyla anlatarak, konu üzerinde düşündürmeye başlamaktır. Çağdaş insanın başındaki deve derisini çıkarabilmesi ve Zümrüdü Anka’ya dönüşebilmesi için ödemesi gereken bedeller, katlanması gereken zorluklar ve kat etmesi gereken uzun bir yol vardır. Başka bir ifadeyle lider olma yolunda kişinin kendini geliştirmesi için yapması gereken önemli işler ve cesurca atması gereken çok sayıda adım vardır. Bu çerçevede konuya ilişkin gerek teorik gerekse yaşanmış örnekleri üzerinden kapsamlı tartışmaları inşAllah dönem içerisinde sizlerle yapacağız.